Bir tarafta en olmadık yerlere hesapsız para harcayanlar, diğer tarafta yatağı-yorganı toprak olmuş miskinlerin olduğu bir cemiyette huzurun olabileceğine ihtimal vermek, sosyal adaletten dem vurmak mümkün değildir. Karnı aç, sırtı açık ve karla-yağmurla her defasında doğrudan görüşüp, hep ızdırap yudumlayan biri, sıcacık yuvasında lüks bir hayatın sefasını çeken zengin kimselerin vicdanını sızlatmalı, onlar orada o hâlleriyle dururken bu rahat edememelidir. Aksi takdirde insan fıtratı, kinlere, nefretlere, düşmanlıklara gebedir.
Bununla bir kısım bâtıl sistemlerde olduğu gibi, fakirlik edebiyatı yapıp ayrı bir dengesizliğe sebebiyet vermek istemiyorum. Ancak İslâm, her işimizde olduğu gibi bizlere bu noktada da dengeli hareketi tavsiye etmektedir. Rahmaniyetini ilanla başlayan bir sûrenin başında dört defa denge ve dengeli hayatı bize tavsiye eden Allah (celle celâluhu), insanlar arasındaki muvazeneyi, ancak yarattığı denge istikametinde bir hayat sergilemekle devam ettireceğini ima etmektedir. İşte zekât, fakir ve miskin dâhil zekât verilecek gruplarla zengin arasındaki dengeyi tesis eden önemli bir ibadettir.
3. Zekât Memurları
Gerek âyette geçen وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا ifadesinden, gerekse Allah Resûlû’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu alandaki uygulamalarından anlaşıldığı kadarıyla, zekât adına çıkarılan para ve emtianın yerlerine ulaştırılması, bir merkez tarafından toplanıp dağıtılmak suretiyle iyi bir organizasyonla yapıldığı takdirde en güzel şekliyle icra edilmiş olur. Ferdin bizzat kendisi de, zekâtını âyette zikredilen yerlere vermek suretiyle üzerindeki mükellefiyeti eda edebilir. Ancak İslâm, bir nizam dinidir. Dolayısıyla toplum fertleri arasında sağlam köprüler kurup kapılar açacak olan böyle önemli bir işi, kendi hâline bırakmamış, belirli bir sisteme bağlamıştır.