İçeriğe geç

Meselâ, Hz. Nuh (aleyhisselâm) bir kısım ahkâm ve esaslarla ümmetini uyarınca, dünyanın belli ölçüde temiz ve duru olduğu o dönemdeki deniz ve ırmakların kıyılarında muhteşem binalar içinde zevk ve sefasını yaşayan o toplum bu ahkâm ve esasları kabul etselerdi, Hz. Nuh sayesinde evc-i kemal-i insaniyete (insanlığın kemal noktası) çıkacak ve aziz olacaklardı. Tabiî bu uğurda biraz meşakkat çekmeleri ve kandan-irinden deryalar geçmeleri de gerekiyordu.

İşte bu son durumu düşündükleri için, “Biz senin getirdiğin ahkâmı inkâr ediyoruz, kabul etmiyoruz!” demişlerdi ki, mütrefînin böyle demesi gayet normaldi. Zira, şehevanî duygularını yaşadıkları ve behîmî hislerinin esiri oldukları dönemde, onlarda biraz olsun fedakârlık isteyen, zevk u sefaya sınır getiren dinî teklifleri rahat ve hoş karşılamaları beklenemezdi. Böyle olduğu için de, daha Hz. Nuh mesajlarını sunar sunmaz hemen onu inkâr etmişlerdi.

Bu sebepledir ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mealen, “Ben Cennet’e muttali oldum. Onun çoğu halkını dünya zevk ve nimetlerinden çok az istifade eden fukara kimselerden gördüm. Cehennem’e de muttali oldum. Onu, servetlerini har vurup harman savuran, behîmî arzularını yaşayan zenginlerin, yani mütrefînin doldurduğuna şahit oldum.”38 buyurmaktadır.

Meseleyi mutlak mânâda ele alıp, “Her zengin böyledir.” demiyoruz, diyemeyiz de. Bunlar, servetin kendilerini şımartıp baştan çıkardığı zenginlerdir ki, Hak’tan gelen her hakikate karşı çıkmış mütrefîn güruhudur ki, mallarını böyle kötüye kullanmaları onları Cehennem’e sürüklemiştir.

341