Öyleki, memleket yıkılma ve yok olma uçurumuna gelse dayansa ve mütrefînden yardım istense, ihtimal onların cevabı, “Bana ilişmeyen yılan bin yıl yaşasın!” şeklinde olacaktır. Bunu bilmek kehanet değildir. Zira bir şey geçmişte nasıl olmuşsa şimdi de öyle olacaktır.
“Memleket yanıyor!” mu dediniz? Hayatını hep arenada, başkasının ölümünü seyretme zevkiyle geçirenler, vahşetten lezzet alanlar, size bir damla su vermeyecek ve bunu kendileri adına israf sayacaklardır.
Bu açıdan, yukarıdaki âyet şöyle de açıklanabilir:
“Habib-i Zîşânım! Kur’ân’dan bir sûre nâzil olup da onlara ‘Allah ve Resûlü’nün yolunda cihad edin!’ dense, zevk ve sefasını yaşayan, yumuşak döşekler üzerinde hayatın tadını çıkarmaya çalışan, her şeyi cismanî zevk ve lezzetten ibaret gören ve böylece hep cismanî yaşayan mütrefîn, hemen izin isteyecek ve ‘Bizi bu hususta mazur gör.’ diyeceklerdir.”
Yani “Düşmanlarımız silahlanıp kapımıza gelmiş ve memleketimizi işgal etmek istiyorlar. Bu ezelî ve ebedî hasımlarımızı ters yüz etme işi bugün bize düşmektedir. Var mısınız mücadeleye?” dendiği zaman, “Bizi bırakıver de şöyle evlerimizde avratlarımızla oturalım. Şu bahar deminde, yaz mevsiminde, iliklerimize kadar zevk u sefanın enginliğini hissettiğimiz şu günlerde hayatı istihkârın, ölüme gitmenin, kabri arzulamanın âlemi mi var?” karşılığını vereceklerdir.
Bu anlayışı, Kur’ân ve tarihî perspektif açısından ele aldığımızda, bunun bir beden insanı anlayışı olduğunu görürüz. Ve İslâm’a göre bu düpedüz bir pintileşmedir.
Hz. Ali Efendimiz Hayber’e giderken kendisini Medine’yi kollamak için bırakan Resûlullah’a aynen şöyle demişti: “Yâ Resûlallah! Beni, burada bir kadın gibi, kadınların içinde mi bırakmak istiyorsun?”31 İşte mü’mince anlayış budur.
Dipnotlar
- 31 Müslim, fezâilü’s-sahabe 31; Tirmizî, menâkıb 20.