Hâlbuki bu marazî ruh hâletini insanımıza aşılayan onlardır. Onun için bugün, inananlarla-inanmayanlar, ayrı ayrı dünyaların insanları gibi yaşıyorlar. Birbirlerinin hâlinden ve dilinden anlamıyorlar. Ya biz, ya onlar Merih’ten gelmiş gibiyiz. Bazıları öyle kavramlarla karşımıza çıkıyor ki, ne hâllerinden ne de yollarından bir şey anlayabiliyoruz.
Evet, bugün biz âdeta ayrı dünyaların insanları gibi yaşıyoruz. Onlar öyle bir şarapla mahmur geziyorlar ki, bizim içtiğimiz şeylerde onun emsalini bulmak mümkün değildir. Onlar, kendilerine göre bir dünya kurmuş ve iletişim vasıtalarıyla bunu dünyanın dört bir yanına yaymış ve bütün insanları şaşkın hâle getirmişlerdir.
Bugün Batı kaynaklı bu rüzgârlar kalblerimizi tahrip ediyor, sinelerimizde ve ruhlarımızda yaralar açıyor ve biz hep kıvrım kıvrım ve iki büklüm dolaşıyoruz. İşin daha vahimi de biz, onlara ait bu acaip renkteki gözlüklerle eşya ve hâdiselerin mânâ ve mahiyetini ona göre anlamaya çalışıyor ve hep aldanma durumunda kalıyoruz.
Durumumuz bu gerçeğin en açık misali. Onların taktığı bu gözlüğü çıkarıp atarak, kendi gözümüzle bakmadığımız ve hayatın her safhasında kendimiz olmadığımız sürece, bu aldanma devam edecektir. Biz, başka değil ancak kendimiz olmaya mecbur ve mükellefiz. Hatta bir bakıma mahkûmuz.
“Mütrefîn” ve “şeytanın ihvânı (kardeşleri)” bu havayı bu şekilde ayarlayınca, zavallı orta sınıf ve fakir halk da bir gün mutlaka, görenek ve tiryakilikle aynı lüks ve sefahati yaşamaya başlayacaktır.