İçeriğe geç

Mikdad atını ileriye sürer, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı, ahde vefa adına diyeceği her şeyi der. O, muhacirîn adına yani Ebû Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler adına konuşmaktadır (Allah hepsinden binlerce defa razı olsun). Allah Resûlü onu dinler, memnun ve mesrur olur.

Diğer bir husus, bu kudsî toplulukta, iki asker ancak bir kılıca sahiptir. İki-üç askerin ancak bir mızrağı vardır. Birkaç askerin ancak bir sadağı ve içinde beş-on oku mevcuttur. İşte bu kadar imkânsızlık içinde bir ordu, kendinden üç-dört kat daha fazla bir düşmanla karşı karşıya gelecektir ki, bu bir mânâda hayatı istihkâr demektir.

Mikdad o gün şöyle konuşur:

“Yâ Resûlallah! Berk-i Gımad’a kadar kılıç çala çala gitsen, senin arkandan ayrılmaz ve beraber geliriz. Biz İsrailoğullarının peygamberlerine dedikleri gibi demeyeceğiz. Aksine şöyle diyeceğiz: ‘Yâ Resûlallah! Sen ve Rabbin düşmanları kahr u tedmîr (perişan) ederken hep beraber olacak ve senden asla ayrılmayacağız.’”34

Allah Resûlü bu defa: “Ey Cemaat, siz de görüşünüzü söyleyin!” deyip ensara yüzünü çevirdiğinde, Sa’d b. Muaz ileriye atılıp hulâsa olarak şunları söyler:

“Cemaatim hakkında sana söyleyeceklerim şudur yâ Resûlallah! Onları gerektiği gibi vasfedip anlatamam; ama bir kere onlara emir ver! Bak nasıl kandan-irinden deryalara dalıyorlar!”35

Tarih boyunca mü’minler hayatlarını hep böyle istihkar etti ve “Ben yaşayayım.” değil, “İslâm yaşasın.” düşüncesine bağlı kaldılar. Zaten Allah Resûlü de duasında aynı şeyleri dilemiyor muydu? Evet, O, “Allahım, eğer bu ordu burada bozulursa, yeryüzünde Senin adını anan kimse

339