İçeriğe geç

Ayrıca, iman ile yakîn kelimeleri, kök itibarıyla birbirinden ayrıdırlar. İman, umumi olarak inanılması gereken hususların hepsine inanmayı ifade etmesine karşılık, ahiretle alâkalı meselelerde imanda îkân, istîkân, yakîn ve teyakkun söz konusudur. Şöyle ki, Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de Kendisini değişik âyetlerle tanıtmış, ama Resûlü’nün diliyle de Zât’ı hakkında düşünmeyi men etmiştir.[33] Zira, Zât-ı Baht akılla idrak edilemeyeceğinden dolayı, O’na “min haysu hüve hüve” iman edilmelidir. Vücud-u Bârî hakkındaki yakîn, esmâ ve sıfât çerçevesinde temkin edalı bir yakîn olmalıdır. Ahiret hakkındaki yakîne gelince, o alabildiğine detaylandırılarak kabul edilmelidir ki bu, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatı tanzim etme ve ahenk içinde sürdürme adına da fevkalâde önemlidir.

* * *

Kur’ân-ı Kerim, buraya kadar hususi ve umumi mânâsıyla kimin “müttaki” olduğunu, hem tahliye (تَخْلِيَة) hem de tahliye (تَحْلِيَة) buudlarıyla onu herkesin hemen ilk anda anlayacağı şekilde anlatmış ve o vasıfla donanmış topluluğu gayet veciz bir şekilde ortaya koymuştur. يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sözü, muzâri sigasıyla, müttakilerin devamlı surette imanlarını yenilediklerine, gayba inanmakla kalmayıp imanlarını sürekli artırdıklarına ve “sayrûret” mânâsıyla da, yani bir taraftan iman yenilerken diğer taraftan da emn ü eman içine girerek, emin hâle geldiklerine işaret etmektedir.

وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ, müttakilerin dinin binası veya din binasının direği olan namazı, onun iç ve dış derinliğine, mânâ ve mahiyetine uygun bir şekilde ikâme ettiklerinin/edeceklerinin resmini işaretlemektedir.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ, takva kahramanlarının, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine bahşedilen nimetlere mukabil, kendilerini birer emanetçi ve tevziat memuru görerek, Allah’ın (celle celâluhu) ihsan ettiği o nimetleri yine O’nun rızası dairesinde ihtiyaç sahiplerine verdiklerini tablolaştıran bir içtimaî yardımlaşma fotoğrafı mahiyetindedir.

165