İçeriğe geç

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ise Kur’ân’ın nâzil oluş hikmetini ve pratikteki gayesini ifade etmektedir. Zira onun nüzul sebebi, insanları, hususiyle de bunlar içinde müttakileri, rüşd ve hidayete ulaştırmaktır. Öyleyse Kur’ân, insanların hidayete kavuşmaları için anlatılmalı ve hakikatleri tedebbüre tâbi tutulmalıdır: Onun için الٓمٓ’den هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’e kadar gelen ifadelerin hepsi bir fasıl hâlinde gelmiştir. Yani aralarına atıf vavı koyarak الٓم، (وَ)ذٰلِكَ الْكِتَابُ، (وَ)لَا رَيْبَ فِيهِ، (وَ)هُدًى لِلْمُتَّقِينَ demeye gerek duyulmamıştır. Çünkü, yukarıda da ifade edildiği gibi, tek bir hakikat olan Kur’ân-ı Kerim’in güzelliğini, azamet ve ihtişamını anlatmada الٓمٓ, onun haysiyet-i ezeliyesine; ذٰلِكَ الْكِتَابُ, meşhudât ve mahsüsâtına; لَا رَيْبَ فِيهِ onun kendisine has ve ayrılmaz bir özelliği olarak her türlü şüphe ve tereddütten uzak bulunduğuna; هُدًى لِلْمُتَّقِينَ de onun nüzulünün esas gaye ve hedefine bakmaktadır. İnsanların rüşd ve hidayeti bir tek hakikat olduğu için, Kur’ân aralarına atıf vavı koyarak bu ifadeleri parçalara bölmemiştir.

Evet, şimdiye kadar yapılan izahlardan anlaşılacağı üzere هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ifadesiyle Kur’ân’ın, hem mü’min hem de ihlas ve ihsan ufkunu yakalayan kutlular için sırf hidayet kaynağı olduğu hatırlatılmaktadır. Gerçi tâbiîn imamlarından bazıları “müttakîn”in mânâsını اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Görmedikleri âleme inananlar.” ferman-ı sübhânisiyle yorumlamışlardır ama o, bizim mülâhazalarımız üstünde bir tevcihtir.

Burada, “baştan beri izah edilmeye çalışılan “müttakiler”in kimler olduğu, onlar üzerinde bu kadar geniş ve derince durmadan anlaşılamaz mı?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir soruya bizzat Kur’ân, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’den هُمُ الْمُفْلِحُونَ’a kadar olan âyetlerle cevap vermektedir:

Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ifadesine, “O müttakiler ki, gıyaben inanırlar” veya “gaybî hakikatlere inanırlar.” şeklinde bir mânâ vermek mümkündür.

127