İşte bu mânâda îkân ve yakîniyyât, umumiyet itibarıyla klasik telakkideki ifadesiyle “akıl, havâss-ı selime, mücerrebât, müşâhedât ve mütevâtirât” ile sübut bulur. Aynı zamanda bu hususlar –ifadelerde tasarruf hakkı mahfuz– ilmin esbabı da sayılmıştır. Bazı felsefî cereyanlarda bunlardan bazıları öne çıkarılmış, mütevatir haber gibi bazıları da görmezlikten gelinmiştir. Aslında böyle düşünenlerin dünyaya ait bir kısım işlerde onu kabul etme gibi bir çelişki yaşadıkları da açıktır. Mesela, birkaç adam gelip, Amerika kıtasının mevcudiyetini söylese, onlar orayı bizzat müşâhede etmiş ve gidip görmüş gibi kabul ederler. Esasen bu, tam bir tenakuzdur. Bu arada kimileri, bazı ilmî alanlarla alâkalı meselelerde yakînin varlığını kabul etseler de bazılarında şüphe içindedirler. Mesela matematik mevzuunda hemen hemen herkes yakîne sahiptir. Zira “1, 2’nin yarısıdır”, “2, 1’in iki katıdır” ve “1, 2’den başkadır” gibi hükümler, birer riyazî hakikattir ve yakîn ifade eder. Ayrıca, yakînî olan şeylerin bir kısmı zaruridir. Yani iki tane 1’in 2 olması ve 2’nin 2’ye bölündüğü zaman 1 olması zaruridir. Ama fizik ve kimyadaki veriler, zaruri değil, yakînîdirler. Zaten bu ilimlerdeki verilerde mühim olan, onların zaruri olması değil, vâki olmasıdır. Mesela suyu meydana getiren hidrojen ve oksijen elementlerinin bir araya gelmesiyle suyun oluşması; yine havanın terkibi, içindeki maddelerle insanın teneffüsüne elverişli bir hususiyet ihtiva etmesi yakînî bir bilgidir. Yani bunlar hakkında rahatlıkla herhangi bir hüküm verilebilir.