İçeriğe geç

Hz. Ali (radıyallâhu anh) harp meydanlarının Haydar-ı Kerrar’ı idi. Bu, döne döne savaşan aslan demekti. Ama onun geceleri de hep secdede kıvranmakla geçiyordu. O, ezan okunduğunda sararır, solar ve sıtmalı gibi titrerdi. Ve bütün bu insanlar aksatmadan irşad vazifesi yaparlardı.

Evet, irşad ve tebliğ vazifesinde bulunan kimse, hangi yaşta olursa olsun ve hangi mesleği icra ederse etsin, dediğini yapma mevzuunda ciddî ve samimî olmalıdır. Bu insan tekkede bir şeyh, camide bir imam veya vaiz, mektepte bir öğretmen, üniversitede bir öğretim görevlisi olabileceği gibi, bir fabrikada işçi veya bir okulda öğrenci de olabilir. Herkes içtimaî, ilmî ve fonksiyonel durumuna göre bu sorumluluğu yerine getirmeli ve bu vazifeyi kusursuz eda etmelidir.

İrşad ve tebliğ vazifesi ifa edilirken mevzu ne kadar önemli ise, mürşit ve mübelliğin samimî ve hâlis olması da o kadar önemlidir. Mürşidin samimiyetini gösteren en önemli işaret de, söylediklerini vicdanının derinliklerinde duyması ve onları en kâmil mânâda yaşamasıdır. İhlâs ve amele mukarin olmayan tebliğ, ne denli başarılı olursa olsun sığdır ve tutarsızdır; tesiri de ya hiç yoktur veya kısa vadelidir.

Ayrıca bu işin ahireti alâkadar eden bir yönü de vardır ki, o da Cenâb-ı Hakk’ın azap etmesidir. Allah Resûlü bu durumla ilgili olarak ahirete ait bir tabloyu bizlere şöyle anlatır: “Miraç Gecesi bir cemaate rastladım. Onların dudaklarının ateşten makaslarla kesildiğini gördüm. Onlara kim olduklarını sordum. Bana şu cevabı verdiler: Biz dünyada iken mârufu emreder fakat yapmazdık; münkeri de nehyeder ama yapardık.”25

169