5. Tebliğin Hakk’a Ve Halka Bakan Yönleri
“Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” ya Allah (celle celâluhu) için yapılan bir vazife ya da Allah tarafından vaz’edilip insanlar arasındaki müşterek hukuk hesabına yapılması gereken bir vazifedir.
Evvelâ, tebliğ ve irşad da diyebileceğimiz böyle bir sorumluluk, herkesin Allah’a karşı yapması gerekli olan bir vazifedir. Öyleyse inanan her fert, kendini bununla mükellef bilmeli ve namaza koşuyor gibi bu vazifeye de koşmalıdır. Hususiyle “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”in ihmale uğradığı, ortalığı münkerâtın işgal ettiği bir zaman ve zeminde, bu vazife şahsî farzların dahi ötesinde bir önem arz etmektedir. Çünkü o yapılmadığı takdirde ne namazdan, ne hactan, ne zekâttan… bahsetmek mümkündür. Bilhassa mâruf ve iyi olanın menedilip, münkerin teşvik gördüğü karanlık dönemlerde bu vazife, topyekün bir milleti alâkadar eden sorumluluklar sırasına girer.
Şahsen ben, günümüzde bu vazifeden daha âli ve yüce bir vazife bilemiyorum. Bundan dolayı hayatını bu vazifeyle dopdolu geçirenlerin dünyası da, ahireti de mamur olacağı kanaatini taşıyorum. İster anlatarak, ister kitap yazıp telifatta bulunarak, herkes kendine düşen bu vazifeyi yapmak zorundadır. Ancak, kim hangi usûl ve metotla çalışırsa çalışsın; “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yaparken, tamamen hasbî ve tamamen siyaset üstü davranmalıdır. Zaten yapılan işin tesir ve devamlılığı da ihlâs ve siyaset üstü olmakla doğru orantılıdır. İhlâs ve samimiyet olmadan yapılacak böyle kudsî bir vazife, asla istenen neticeyi vermeyecektir; netice vermesi bir yana ahirette sahibine vebal olacaktır.