5. Ücret Ve Ücret Talebi
Tebliğ insanı, yaptığı bu kudsî vazife karşılığında hiçbir ücret talep etmemelidir. Bu ücret, ister maddî ister mânevî ve ruhî olsun, mutlak surette ihlâs ve samimiyete gölge düşürür. İhlâs ve samimiyete gölge düştüğü zaman da, o işin tesiri kırılır. Hatta değil maddî ücret karşılığında tebliğ yapılması, yapılmakta olan tebliğden mânevî bir haz ve lezzet alınmasının dahi, tebliği samimî olmaktan çıkaracağı endişesi taşınmalıdır. Hele bir de o işin içine maddî menfaat girerse, samimiyet tamamen ortadan kalkar ve artık yapılan bu işe de asla tebliğ denmez; denemez. Kur’ân-ı Kerim’in, bütün peygamberlerin dilinden naklettiği:
“Ben sizden bir ücret beklemiyorum, benim ücretim âlemlerin rabbi Allah’a aittir.”1 mealindeki âyeti, sözünü ettiğimiz hususa en açık bir delildir. Aslında nebilerin bu ifadelerinin altında biraz da şu inilti vardır:
“Ben, sizin uğrunuza dert ve ızdırap içinde kıvranıyorum. Siz ise bana mecnun diyor, hakaret ediyor, beni taşlıyor ve cemiyetten uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Ben kapı kapı dolaşıp hakkı anlatmaya çalışıyorum, siz ise her kapıyı benim suratıma kapamakla uğraşıyorsunuz. Yaptığınız bunca eza ve cefaya rağmen, ben sizden ne dünya ne de ukbâ adına bir şey istiyorum. Benim mükâfatımı verecek, ancak beni bu vazifeyle gönderen Zât’tır.”
İşte Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) Efendimiz’e kadar bütün peygamberlerin sesi-soluğu ve vazife esprisi!
Hz. Mesih’in havarileri –geldikleri yer Antakya ise– Antakya’ya geldiklerinde, zamanın devlet ricali derhal onların hapsedilmelerini isterler. Emir yerine getirilir ve Havariler hapsedildiler. O yörede herkesin saygı duyduğu ve görüşlerine itimat ettiği Habib-i Neccar bu meseleyi duyunca hemen koşar gelir ve ilgililere hitaben:
Dipnotlar
- 1 Şuarâ sûresi, 26/109.