9. Kalb Safveti – Ruh Duruluğu
Tebliğ adamı davasını tebliğ ederken, fevkalâde bir ruh duruluğu ve kalb safveti içinde olmalıdır. Yani o, davasının berraklığına denk bir gönül taşımalıdır. Aksi hâlde, ruh dünyasındaki bulanıklık nispetinde Hak ile olan münasebetleri de kesik kesik olur; dolayısıyla da tesiri hiçe iniverir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Tebliğ adamı tebliğinde rıza-i ilâhîden başka hiçbir şeyi esas maksat yapmamalıdır. O böyle davrandığı sürece hep arkasında Allah’ı, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm’ın ruhaniyetini ve büyüklerin himmetini zahîr olarak bulur. Bunda hiç kimsenin şüphe ve tereddüdü olmamalıdır. Zaten toprağın bağrına atılan tohumların birinin bin olması arzu ediliyorsa, bunu bu hâle getirecek ilâhî güce dayanmak gerekir. Başka kapılara müracaat ise, sadece ve sadece hasaret getirir.
Esasen bizim tevhid anlayışımız da bunun böyle olmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şerîki olmadığı gibi, ef’âlinde de O’nun şerîki yoktur. Hidayet ve dalâleti yaratacak olan O’dur. O’dur ki istediğini aziz, istediğini zelil kılar ve ancak O’nun istediği mağlup olur ve yine ancak O’nun istediği muvaffakiyete erer.
Evet, duru yaşamanın kavgasını vermek elbet çok zordur; ancak bu aşılmaz tepenin verâsına kurulan otağ da çok kutludur. Bakın Ebû Hanife’ye.. o koca imam, kendisine teklif edilen kadılığı, sırf ruh duruluğunu ve kalb safvetini koruyabilmek için reddetmiştir. Kırbaç altında inim inim inlemiş ama ruhuna tuzak saydığı teklifi kabul etmemişti.1
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 13/329; İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân 5/407; ez-Zehebî, Tezkiratü’l-huffâz 1/168