İçeriğe geç
13. Bölüm

2. İslâmî Hakikatler Ve Yaşanılan Devrin Bilinmesi

Devrimizde dünyaya bakış, eşya ve hâdiseleri değerlendirme tamamen değişmiştir. Günümüzde mantık ve akliyecilik daha bir ağır basmaktadır. Küfür, ilhad; fen ve felsefe adıyla konuşmaktadır. Bunun karşısında Müslüman aynı teknikle mukabelede bulunmak zorundadır. Bu da kendi devrinin kültürünü bilmekle yakından alâkalıdır. Zaten bir bakıma gerçek ilm ü irfan da budur. Zaten ilm ü irfan da mü’minin ayrılmaz birer vasfıdır.

Devrini bilmeyen insan, karanlık bir dehlizde yaşıyor demektir. Böyle bir insanın sair insanlara din, iman adına bir şeyler anlatmaya çalışması ise beyhudedir. Zira zaman ve hâdiselerin çarkları, onu, bugün olmazsa yarın dermansız ve tesirsiz hâle getirecektir. Onun için Müslüman, günün ilim ve kültür seviyesine uygun ve denk bir paralellik içinde anlatılması gerekenleri anlatmalı ve başkalarına intikal ettireceği meseleleri de bu şekilde intikal ettirmelidir. Şunu kat’iyetle ifade edebilirim ki, günümüzde arz ettiğimiz bu noktayı tutabilen bir mübelliğ ve mürşit, ahirette aktâp ve velileri aşarak nebilerin arkasında yer alabilecektir. Evet, bu vazife, o kadar mukaddes ve mübecceldir. Bu noktayı yakalamak da, o kadar zor ve zor olduğu kadar lüzumludur.

Evet, devrini bilmeyen insan yeraltında yaşayanlardan farksızdır. Hâlbuki tebliğ adamı fezalarda seyahat etme zorundadır. O, kafasıyla yıldızlar arasında dolaşırken, kalb ve letâifiyle cennetlerin temâşâsında olmalıdır. Aklı, onu elinden tutup Pastör’le beraber laboratuvarlara götürmeli, Einstein’le varlığın derinliklerinde dolaştırmalı ve tabiî ruhuyla da o hep, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında el-pençe divan durmalı ve günde birkaç defa O’nun insibağından geçmelidir. Bana göre işte hakikî mürşit de budur.

110