İçeriğe geç

Bu itibarla da hiç kimse çarşı pazara çıkmıyor, sadece namaz vakitleri mescide geliyor ve sonra da evlerine kapanıp ibadet ediyorlar; ediyor ve bütün günlerini kullukla geçiriyorlardı. Beş on gün sonra hepsi de incelmiş, süzülmüş, ölecek hâle gelmişlerdi, gelmişlerdi ve Allah Resûlü de bu durumun farkındaydı. Fakat onlardaki bu ani değişmenin sebebini bilmiyordu. Onlar da dertlerini söylemiyorlardı. Emre muhalefet etmiş olmaktan korkuyorlardı. Daha sonra bir âyet daha nâzil oldu. Âyette: فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ“Allah’tan gücünüz yettiği nispette korkun.”18 deniyordu. Bu âyetin nüzulünden sonra sahabe biraz nefes almış ve rahatlamıştı.19

İşte sahabe, Allah’ın âyetleri karşısında bu kadar hassas ve onlarla böyle iç içe yaşıyordu. Çünkü zimamdarları böyle idi. Aslında bu hâl daha sonraları da iki-üç asır hep bu derinlikte devam etmiştir.

Şurası da kat’iyen bilinmelidir ki, en küçük teferruatına kadar yaşanmış ve hayata mâl olmuş İslâm’ı anlama ve yaşama tarzı, sahabe hassasiyeti içinde ele alınmadıkça, tebliğ vazifesi hakkıyla yerine getirilmiş sayılmaz. Diğer sorumluluklar gibi, “tebliğ” vazifesi de ayrı bir konu olarak ele alınıp işlenebilir. Ancak diğer mevzulardan farklı olarak “tebliğ” meselesi yine de hususiyet arz eder. O, hayatın içinde ve hayatla beraber olmalı, yaşanmalı, öyle anlatılmalı; farazî ve muhayyel tasavvurlar üzerine bina edilmemelidir. Kaldı ki, bu ve bunun gibi nice konularda bizlere on dört asırdan bu yana yaşadıkları hayatları ile ışık tutan ışık şahsiyetler, hep böyle davranmışlardır. Allah da onları, gösterdikleri samimiyet ve ihlâslarından dolayı muvaffak kılmıştır. Dolayısıyla bizler de tıpkı onlar gibi başarılı olmak istiyorsak, yapacağımız bir şey varsa, o da onların izinden gitmek olsa gerektir.

166