“Sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah istediğine hidayet verir.”5 der.
Öyle ise, asıl mesele “Sultanlar Sultanı” ile irtibat içinde olmaktır. Çünkü gizli açık bütün hazinelerin anahtarı O’nun nezdindedir. Hidayet de en büyük bir hazinedir. Elbette bu hazinenin anahtarı da O’nun elindedir. Öyleyse mürşit ve mübelliğin, bütün samimiyetiyle insanlara bir şeyler anlatırken, bir yandan da sırtını her şeyin anahtarı ve dizgini elinde olan Dest-i Kudret’e dayaması elzemdir. Zira nice muhteşem dimağlar bu ülkeden gelip geçti; gelip geçti de, çok seviyeli beyan ve hitabet gücüne sahip olmalarına rağmen, üç dört insana dahi ciddî bir şey anlatamadılar; zira bazı yanları itibarıyla samimî değillerdi, her şeyi kendilerinden biliyor ve her neticeyi de kendilerine bağlıyorlardı. Bunlar içinde, beyanda dâhi olanları da vardı. Bunlar binlerce insanı arkalarından sürükleyebiliyorlardı. Ancak, nifakzede olduklarından hiçbir netice elde edemiyorlardı. Evet, namaz kılmadıkları hâlde namazdan bahsedenler vardı. İslâm’ı yaşamadıkları hâlde, İslâm’ın güzelliklerinden dem vuranlar oluyordu. Dilleri bülbül gibiydi ama gönülleri kinle, nefretle, garazla çarpıyordu. İhtimal işte bunlardan ötürü Kur’ân’da nifak, sukut derekelerinin en korkunç ve en iğrenci sayılmıştır.
Bu yüzden samimî olan her tebliğci, günde elli defa Allah’ın huzurunda baş koymalı ve muhtemel nifaktan hep O’na sığınmalı ve O’ndan samimiyet dilenmelidir. Evet, hidayet Allah’ın elindedir. İnsana beden gücünü veren O olduğu gibi, kalbe samimiyet bahşeden de yine O’dur. Öyleyse tebliğ insanı, bunların hiçbirine sahip çıkmamalı ve “Ben yaptım, ben ettim…” dememelidir.
Dipnotlar
- 5 Kasas sûresi, 28/56.