Elbette, irşad vazifesi yapan herkes için de bu mülâhazalar vazgeçilmez hususlardır. Evet, Hz. Şuayb yaşadığı cemiyetle yaka paça olurken, bize de bir şeyler anlatıyor; dava ve irşad adına mühim esaslardan bahsediyor. Kur’ân da o eskimez, pörsümez beyanıyla bunları bir kere daha ortaya koyuyor.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, söylediğinin birkaç mislini yaşayan devâsâ bir ruhtu. Kullukta O’nun üstüne yoktu. O’na peygamberlik ve nübüvvet verilmişti. Bu pâye, hiçbir pâye ile kıyas dahi edilemeyecek kıymeti haizdir. Ancak O, yücelere pervaz ederken, kulluğu ile kanatlanıp yükselmişti. Yani O’nun kulluğu, âdeta nübüvvetinin önüne geçmiş ve O’na mukaddime olmuştu. Zaten Kur’ân-ı Kerim de O’na böyle davranmasını emretmiyor mu?:
“Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar kulluğa devam et, Rabbine ibadette de bulun!”7 diyordu. O da, bütün hayatı boyunca Kur’ân’ın bu emrine uydu ve bir an dahi kulluktan dûr olmadı. Onun içindir ki, O’nun söylediği her şey mâşerî vicdanda mâkes buluyordu. O, yaşadığını; hem de en ağır şekliyle yaşadığı şeyleri söylüyordu. İşte misali, Hz. Âişe validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
“Bir gün Allah Resûlü bana: ‘Yâ Âişe, müsaade eder misin bu gece Rabbimle beraber olayım?’ dedi. Ben de: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Seninle olmak hoşuma gider, fakat senin hoşuna giden şey daha çok hoşuma gider.’ dedim. Bunun üzerine kalktı, abdest aldı ve namaza durdu. O gün sabaha kadar gözyaşı döktü ve namaz kıldı.”8
Dipnotlar
- 7 Hicr sûresi, 15/99.
- 8 İbn Hibbân, es-Sahîh 2/386.