geçirip hak sahipleriyle helalleşecek ki kalben ve ruhen rahat olabilsin. Bu rahatlığı yakalayan bir mü’min, hacca daha bir şevkle gelecek, ona daha bir azimle sarılacaktır.
Kıyametin bir numunesi olan hac, Allah’ın ancak selim kalbleri, temiz gönülleri kabul ettiği bir yerdir. Kıyamet gibi orada da ne malın ne evlad ü iyalin insana faydası olur. Orada geçerli tek akçe, selim bir kalbdir. Öyleyse mü’min oraya giderken kalbinde kimseye karşı kin taşıyarak gitmeyecek; bütün kavgalarını, dedikodularını, düşmanca davranışlarını arkada bırakacak. Haccını en temiz hislerle, en pak düşüncelerle eda edecek, ne onun eli bir başkasının yakasında olacak ne bir başkasının eli onun yakasında.
İşte bu, Allah’a hakiki mânâda misafir olmadır. Mahiyetinde kendisini esfel-i sâfilîn’e çekecek herhangi bir şey kalmamış, temizlenmiş, arınmış, pâk olmuş, her şeyden sıyrılmış ve sonra Rabbini ziyarete azmetmiştir. Öyle değilse, yapılan münacatlar Allah katında kabul görmeyecek, –hadisin ifadesiyle– o, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk” dedikçe Cenâb-ı Hak ona, “Lâ lebbeyke velâ sa’deyk!” diyecektir.
Bu anlayış ve hava içinde vatanından ayrılan bir insan dünyadan ayrılıyor gibidir. Sanki vefat etmiş, tabutuna koymuşlar, omuzlar üzerinde Rabb’in huzuruna gitmektedir. İşte bu hava içinde önce bir gusül abdesti alacak, iki rekât namaz kılacak, sonra kefeni andıran ihram bezini giyecektir. Bu haliyle sanki vefatından sonra yıkanıp kefenlenmiş, tabutunda mezarına doğru yol almaktadır.
Mîkat sınırına geldiği zaman artık o, Allah’ın evinin sınırlarından içeri girmektedir. Burası Cenâb-ı Hakk’ın mahrem kıldığı alandır ve sınırlarına Mîkat ismi verilir. Bu sınırlardan geçen herkes o bölgenin adap ve erkânına riayet etmek zorundadır. Allah, o bölgede bulunan hacıların kalblerinin saf-