Hâlbuki küçük sermayeleri bir araya getirmekle büyük şirketler kurabilir ve istedikleri hedefe hem de meşru yollarla ulaşabilirlerdi. Ayrıca kurulacak böyle dev şirketlerle İslâm ekonomisini dünya çapında temsil edip, çeşitli yabancı sermayenin meydana getirdiği tröst ve kartellerle rekabet etmek mümkün olacaktı. Bu da, bir mânâda bir çeşit cihadın ta kendisidir. Durum böyle olunca, Müslüman kitle, elindeki küçük sermayeleri seve seve getirip bu tür şirketlere yatıracak ve büyüme, zannedildiğinden daha hızlı ve kapsamlı olacaktır.
Günümüzde kurulan faizsiz bankalar, ümit edilenin üstünde bir ilerleme kaydetmişlerdir. Eğer bu çalışmalar, İslâmî bir bütünlük içinde ele alınabilirse, ileride ne Amerika’nın ne de Avrupa’nın faizli bankalarının onlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olmayacaktır. Biz buna inanıyor ve bu inancımızı pekiştiren birçok emare ve işaret görüyoruz.
Mudârebe usûlüyle işlettirilen faizsiz bankanın ortakları şunlardır:
1. Sermayenin sahibi olarak mûdi; buna ‘mudârib’ denir.
2. Sermayeyi çalıştıran üretici. Buna da ‘âmil’ veya ‘mudârab’ denir.
3. Bir yönüyle mudârab ile beraber çalışan diğer yönüyle de mudâribe vekâlet eden banka. Durum böyle olunca, mevduat sahipleri, banka idarecilerine ve icraatçılarına göre sermayedardır. İdareci ve icraatçılar da müteşebbislere göre sermayedar sayılmaktadır.
Böyle bir banka, diğer bankaların icra ettikleri bütün fonksiyonları, İslâm’ın meşru kabul ettiği çerçeve içinde kalmak şartıyla eda edebilir. Ancak onlardan en önemli ve en belirgin farkı, onun faize girmemesidir.