Ama bir de diyelim ki, Amr İbn Âs gibi, bir yere çadır kurdunuz. Az buçuk hayat emaresi hissettiğiniz için, sonra da orada bir şehir tesis ettiniz. Arkadan gelenler, ‘Fustat’ şehrine uğrarlar ve derler ki, “Buraya İslâm ordu kumandanlarından biri gelmiş; suyunu, havasını beğenmiş, çadırını kurmuş ve sonra çadırın yerinde şehir kurulduğu için, ‘çadır’ mânâsına, şehrin adı da ‘Fustat’ olmuş.” İşte o anılarla tarihe mâl olacaksınız.
İşte âyette, “Mü’minler görsün diye amel edin.”24 ifadesinde bu mânâyı anlamak mümkündür. Onun için bizden öncekiler böyle hareket ederek, tarihte sadece kendileri görünüyor gibi, mâbetler, şifâhâneler, hastaneler, köprüler yapmışlardır.
Zamanın aşındırması ve bizim ihmalimize rağmen hâlâ günümüzde ecdadımıza ait bu tür eserler ayakta durmakta ve mü’minler tarafından görülüp müşâhede edilmektedir. Onlar kendilerine ait vazifeleri yaptılar. Ama üç asırlık mirasyediler, ecdadın izinden ayrılarak bir bakıma nankörlükle her şeyi inkâr ve harap ettiler. Ah o üç asırlık biz nankörler!..
Evet, sizler yapacak ve sa’yinizin semeresini sizden sonraki nesillere bırakacaksınız. İşte Kur’ân, sizleri insanlık adına böyle faydalı olabilecek bir yatırıma teşvik ediyor. Faizi de kat’iyen yasaklıyor. Paraya seyyaliyet, cevvaliyet verilmesini istiyor. Evet, para faize yatırılmayacak, stok edilmeyecek, kendi seyyaliyet ve cevvaliyeti ölçüsünde hep iş yapacaktır.
Bu itibarladır ki, Müslümanlar paralarını mutlaka çalıştırmalıdırlar. Kendisi çalıştıramayacak durumda olan da, onu faiz dışı bir yolla, behemehal meşru istikamette aktif hâle getirmelidir.
Bu türlü imkânlar varken bir insanın parasını bir yerde tefecilik yaparak stok etmesi kat’iyen ve katıbeten caiz değildir. O, insan hayatının her lahzasına katran renkli bir haram damlatmaktadır.
Dipnotlar
- 24 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/105.