İçeriğe geç

O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı. O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi hayat standardını onlara göre ayarlıyordu. Tebası arasında, maddî hayat itibarıyla en fakirane hayatı O yaşıyordu. İsteseydi krallar gibi yer, içer ve çok müreffeh bir hayat da yaşayabilirdi. Bu O’nun için hiç de zor değildi. Zaten böyle bir hayat O’na, –davasından vazgeçmek kaydıyla– daha Mekke’de iken teklif edilmişti. Ancak O, davası uğruna çileli bir hayatı, rahat bir hayata tercih etmişti.54 Bir gün aç kalıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden kul peygamberliği, melik peygamberliğe tercih eden bir Hak kapısı vefalısıydı.55

O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği mülâhazasıyla yaşıyordu. O’na göre dünya, uzun bir yolculuk esnasında gölgelenmek için muvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı.56 Öyleyse bu uzun yolculukta, gerçekten ehemmiyet verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de O’nun, hakiki insanlığa giden yolları insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti. Gaye ve hedef ulviydi. Allah’a ulaşmak ve insanları da aynı hedefe ulaştırabilmek en birinci gayesiydi. İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne ehemmiyeti olabilirdi ki? Elbette ki hiç. Hiç ise gönül bağlamaya değmezdi.

Hazreti Ömer, bir gün O’nun saadet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Hazreti Ömer de esasen çok sade bir hayat yaşıyordu ancak Allah Resûlü’nün yaşantısı, onun dahi gözlerini yaşartıyordu.

Sordu Allah Resûlü: “Niçin ağlıyorsun?”

49