Bu seviyede, bu buudda İslâm’ı tanımış ve yakalamıştı onlar.. ve bir hamlede gözleri açılmıştı ötelere. Meselâ, bir defasında Hâris b. Mâlik, mescitte yatıyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ayağıyla dürtüp uyandırdı. Her sahabinin dediği gibi: بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Anam, babam sana feda olsun, bir emriniz mi var yâ Resûlallah?” dedi. كَيْفَ أَصْبَحْتَ“Nasıl sabahladın?” diye sordu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona.
Hâris (radıyallâhu anh): “Hak mü’min olarak sabahladım; hak mü’min olarak kendimi idrak ediyorum.” cevabını verdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Her hakkın, bir hakikati vardır; peki senin bu imanının hakikati nedir?” sorusuna da:
“Gündüz oruç tuttum; gece de sabaha kadar Rabbimin karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde büklüm büklüm oldum yâ Resûlallah… Şu anda öyle bir ruh hâleti içindeyim ki, Rabbimin Arş’ını, ehl-i Cennet’in ferih-fahûr Cennet’te sağdan sola gidip gelişini görür gibiyim.” karşılığında bulundu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, şöyle mukabele etti ona: “Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin!”17
İşte onlar, Allah’a (celle celâluhu) bu derece yaklaşmıştı ve Allah da, bir kudsî hadisinde ifade ettiği gibi onların, gören gözleri, işiten kulakları, konuşan dilleri, tutan elleri olmuştu.18
4. Kur’ân-ı Kerim’de Sahabe
İmam İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müçtehit ve eimmenin kanaatine tercüman olarak: “Sahabe-i kiramın bütünü ehl-i Cennet’tir.”19 der. İçlerinde Aşere-i Mübeşşere gibi bazılarının hayatta iken Cennet’le müjdelenmesi,20 onların Cennet’te de belli bir pâyeye sahip olmalarından dolayıdır. Kur’ân’da ve sünnette bu görüşü destekleyen pek çok deliller vardır.