Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek? Demir nikâbını kaldır mezar-ı pâkinden; Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden! Nedir o meş’ale? Nurun mu, yâ Resûlallah?................................................................ Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”... Ne gördüm, oh! Serilmiş zemîne Sudanlı... Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı, Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.Bitince harice nakliyle gasli, tekfini, “Bakî’”a gitti şehidin vücud-i fanisi; “Harem”de kaldı, fakat, ruh-i câvidânîsi…İşte ben de o coşkunluğu duydum, ben de gider orada kalırım zannettim ama heyhat! Anladım ki o bezmin eri değilmişim. Anladım ki Resûl-i Ekrem’e gerçekten gönül vermemişim. Anladım ki Ravza-i Tâhire’yi gördüğü zaman düşüp ölecek kıvamda değilmişim. Onun için, hacalet duydum, orada çok kalmayı düşünmedim. “Senin huzurunda heyecandan durmayan bir kalbi taşımak sırtımda yüktür; Senin köyünde öyle bir kalb taşımaktan haya ederim.” dedim, ayrılmak benim için daha iyi geldi, ayrılıp geldim. Utanırım orada ölü bir gönül taşımaktan.
Eğer diyebilme gücünü kendimde hissedebilseydim, eğer o iktidarı vicdanımda duyabilseydim, ben de o Sudanlı gibi buradan seslenecektim. O kapının önünde, İslâm’ın hakikatlerini ruhuna ve kalbine mal edemeyen bir mücrim olarak yıllardan beridir bekliyorum ama kalbime misafir gelmedi, âlem-i bekânın vüs’atine kalbimde bir menfez açılmadı. Ben de bu hâlimi şerh edecek, derdimi Efendim’in huzurunda dökecektim ama kendimde o havayı ve o iktidarı hissetmiyorum.
Oraya aşk dolu bir gönülle gitmek.. edep dolu bir hava ile ziyaret etmek.. Huzur-u Risaletpenâhî’de dururken, Kâinatın