İçeriğe geç

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere, Süzüldü uçtaki “Bâbüsselâm” önünde yere. Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı, Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı. Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına; Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına. Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak. Diyordu inleyerek: – Yâ Nebi, şu hâlime bak! Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın; Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicrânın! Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum; Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum. “Tahammül et!” dediler... Hangi bir zamana kadar? Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var! Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak; Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak... Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sudan’ı, Üç ay “Tihame!” deyip çiğnedim beyâbânı. Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda; Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda: Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin; Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin! İradem olduğu gündür senin iradene râm, Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram. Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim; Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim! Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü... Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü? Azab-ı hecrine katlandım elli üç senedir... Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir? Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek,

122