Evet, o gün Müslümanlar, Çanakkale’de Mehmetçiğin döküldüğü gibi dökülmüştü. Dökülmüştü ama, derlenip-toparlanmasını ve mukadder bir hezimeti -Allah’ın inayetiyle- zafere çevirmesini bilmişti.
Evet, bu topluluğa, Allah Resûlü; “Toplanın!” der demez hemen toplanmaya başlamış ve yeni bir taarruza geçmişlerdi. Kimisinin kolu, kimisinin ayağı kopmuş.. kimisinin yürüyecek dermanı kalmamış ama, çadırından çıkan, toplantı yerine doğru koşuyordu. Allah Resûlü’nün diriltici nefesi, âdeta onlara yeniden can getirmiş ve hepsi Allah Resûlü’nün davetine icabet yarışına girmişti. Bûsîrî’nin dediği gibi:
“Eğer O’nun getirdiği mucizeler, kendi kıymetine uygun olsaydı, mübarek adı, mezardaki ölmüş, çürümüş kemikler üzerine okunduğunda ölüler dahi dirilirdi.”
Evet dirilirdi. Ve işte Uhud’da O’nun adını duyanlar bir bir diriliyordu.
Şimdi hâdiseyi mealen bir sahabiden dinleyelim:
“Arkadaşımız vardı ki, ayakta yürüyecek hâli yoktu, onu da omuzumuzda taşıyorduk: ‘Alın beni de taşıyın; Resûlullah’ın ‘Yürüyün!’ dediği cephede bulunmak, savaşamasam, ok atamasam bile, elimde mızrağım orada bulunmak isterim.. alın beni sırtınıza ve götürün, götürebildiğiniz yere kadar. Yıkılırsam orada yıkılayım.’” diyordu. Bazısı bazısını sırtında taşıyor ve bazısı düşüp bayılıyordu. Bazısını belki sedyelerle götürüyorlardı.. bazısını da daha başka şekilde…13 Ve derken “Hamra-i Esed” vadisine ulaştılar. Kureyş’in, Müslümanların yanan ocaklarının dumanını görebilecekleri bir yerdi burası. Toz-duman içinde ve bin bir velvele ile oraya gittiklerinde, Kureyş, dün öldü zannettikleri insanları, yeniden, kabirden çıkmış gibi karşılarında görünce donakaldılar.. ve “Başımıza iş açmayalım. Bizim için şimdi kurtuluş Mekke’ye kaçmaktadır.” diyerek evlerine döndüler.14