Evvelâ, Allah’ın (celle celâluhu) bir takdiri vardı orada, çünkü Müslümanların karşısında Halid gibi, Amr İbn Âs gibi askerî ve siyasî dâhiler vardı. İstikbalde bunlar nice düşman ordularını ters yüz edeceklerdi. Gerçi o gün için müşriklerin safında bulunma bahtsızlığını paylaşıyorlardı. Ama, bunlar istikbalin sahabileriydi. Evet, istikbalin sahabileri hâlin sahabilerine galebe çalmışlardı.
İkinci mesele; okçular Allah Resûlü’nün o mevzuda tayin ve tespit buyurduğu stratejiye uygun hareket etmemişlerdi. Hatta, bazılarının içlerinde hafif ganimet arzusu da belirmişti ve maksadın aksiyle mukabele görmüşlerdi. Vâkıa, O’nun şanlı, şerefli ashabının kritiğini yapmak bize düşmez ama, yine de büyüklerin diyebileceği şeyler vardı. Bir kere onlar, mukarrabînden olmakla şereflendirilmişlerdi.. mukarrabînin ise, kendine göre bir alışveriş seviyesi vardı.
Demek istiyorum ki, melek-misal bu insanlar, kendilerine yakışır tavrın gereklerine göre muameleye tâbi tutuluyorlardı. Yoksa bizim hasenatımız onların seyyiatı olduğunda şüphe yoktu.. evet, eğer onların o gün yaptıklarını biz yapsaydık, içtihadın hep sevaba açık iklimi itibarıyla sevap bile kazanmış olabilirdik. Fakat, onlar gibi hasbî, diğergâm, Allah Resûlü’nün elini sıkmış, dünya ve mâsivâyı terke yemin etmiş ve mukarrabîn meleklerini geride bırakan bu insanlar kendi ölçüleri içinde “kurbet”e gölge düşürdüklerinden hezimet görünümlü, hezimet gölgeli bir akıbete maruz kalmışlardı.