Evet, bir taraf, istiğnayı, diğer taraf da mürüvvet ve diğergâmlığı temsil ediyordu. Taraflardan muhacirler söz alarak mealen: “Yâ Resûlallah! Biz Allah (celle celâluhu) için hicret ettik ve Medine’ye geldik. Yurdumuzu, yuvamızı Allah için terk ettik. Dinin i’lâsından başka bir şey düşünmedik; fakat bu ensar kardeşlerimiz bize, çok fazlasıyla sahip çıktı ve civanmertçe davrandılar.. korkuyoruz, ahirete ait bütün kazançlarımızı yeyip bitirmekten.. Yâ Resûlallah, ensar kardeşlerimize kabul ettiremedik, ne olur nâmımıza, lütfen onlara söyleyiniz bıraksınlar bizi, kendi kendimize bir yerde kalalım, artık kendi mahsüllerini bize getirmesinler, yemek pişirip önümüze koymasınlar, bize bakımı, görümü düşünmesinler, bu minnet yeter artık!”
Çok duygulanmışlardı, çocuk gibi ağlıyorlardı. Allah Resûlü de duygulandı. Ensar-ı kirama: “Muhacir kardeşleriniz diyorlar ki: ‘Bunlar bize çok bakıyor, bizi mahçup ediyorlar, nerde kaldı Hakk’ın rızası, karşılığını alacaksak yaptığımız şeylerin?’ ”
İşte Allah Resûlü onların ruhlarına bu kardeşliği böyle üflemiş, onları böyle büyülemiş, böyle kaynaştırmış ve âdeta bal mumu gibi yoğurmuş ve şekillendirmişti. Tıpkı bir ceset gibi olmuşlardı. Bu tarihî mülâkatta taraflar, şöyle bir mutabakata vardılar: Muhacirler, ensarın tarlalarında ücretle çalışacak, bahçelerini ücretle tımar edecek, böylece kendi kazançlarıyla geçinecek, kendi evlerinde oturacak ve minnet altında kalmayacaklardı. Tabiî, ensar-ı kiram da bağ ve bahçelerinde onları çalıştırmak suretiyle onlara yardım elini uzatacak; onların ensarlığı, berikilerinin de muhacirliği devam edecekti.7
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de tesis buyurduğu bu kardeşlik şuuruyla evvelâ göç meselesini önemli bir ölçüde halledivermişti.