Bu ölçüdeki bir âlicenaplık ve civanmertlik ne yücedir! Sadece kendi devrinde kader birliği ettiği mü’minleri değil, asırlar öncesinde aynı davaya omuz vermiş, İslâm hakikatine hizmet etmiş insanları da duaya dahil ederek yakarışa geçmek; evet, bu ne büyük bir vefadır!.
Aslında, ülü’l-azmâne söylenmiş bu sözün altında şu da gizlidir: “Bizi affedip Cennet’e koyabilirsin, ama bu işin temelinde olanları, yani bu davayı bize intikal ettirmede gayreti olanları Cehennem’e atıp da sadece bizi Cennet’e alacaksan, hikmetine bir şey diyemeyiz ama doğrusu biz tek başımıza değil, oraya beraber girmek isteriz.”
İşte ülü’l-azmâne bir ruhun, Rabbisinin ve peygamberinin çağrısına vereceği cevap budur. Böyle bir ruha sahip insan, Allah’ın huzuruna gelir, hem kendisine hem dava arkadaşlarına ve hem de İslâm’a gönül vermiş bütün mü’minlere dua eder.. eder ve mü’minler için kalbinde zerre kadar kin ve gıll ü gışa yer vermemesi için Mevlâ’ya tazarru ve niyazda bulunur. O’na inanan herkesi sevmeyi ve O’nun nefret ettiği kimselerden de uzaklaşmayı ister.
İşte bunlar, ülü’l-azm bir ruh ve Allah’a tam teveccüh etmiş bir gönlün Kur’ân-ı Kerim’de resmedilişi ve nakış nakış işlenişidir.
Buna karşılık bir de, Kur’ân’ın nazara verdiği şu mürai, ikiyüzlü tipe bakın: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler.”88
Dipnotlar
- 88 Bakara sûresi, 2/8.