O böyle doğar ama, ya sonra ne olur? Anası, babası, amcası, dayısı, evet, en yakın daireden en uzak daireye kadar ona tesir edenler, onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirirler. Meseleyi günümüze göre ifadelendirecek olursak; komünistleştirir, masonlaştırır, kapitalistleştirir… Yani onu Allah’ın dininin dışında birçok yollara sokar ve kirletirler.
Her selim fıtrat, vicdanında bu şehadetin sesini duyar. Bu misak, varlığın hangi safhasında olursa olsun, onu her zaman ruhumuzun derinliklerinde hissederiz. Onun için biz, Rabbimiz’i bize tarif eden dört küllî esastan biri olarak vicdanı sayıyor ve vicdanı tek başına Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delillerden biri kabul ediyoruz.
Kâinat bir kitaptır; bize Allah’ı anlatır.
Kur’ân bir kitaptır; bize Allah’ı anlatır.
Peygamberimiz bir kitaptır; konuşan bir delil olarak bize Allah’ı anlatır.
Ama bir de sessiz bir kitap var; Kant gibi, Bergson gibi filozofların; kitapların, düşüncelerin, tabiatın verâsında Allah’ı bilmeyi ona bağladıkları, sessiz, derin, yalan söylemeyen bir kitap: Vicdan. Elest bezminde, dudağı “Belâ” şerbetiyle ıslanan bu şahit, Allah’ın varlığına öyle bir delildir ki, esasen onu yakalayabilen için artık başka hiçbir delile ihtiyaç yoktur. Vicdan ki, Allah’tan başka hiçbir şey ile tatmini mümkün değildir. Vicdan ki, bulmak mânâsına gelir ve ancak Allah’ı bulduğu zaman huzura erer. Ve işte her doğan çocuk dünyaya böyle bir şahit ile gelir.
Biz, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ“Nefsini bilen, Rabbini bilen de odur.”39 ifadesini bu şekilde anlamaya meyyaliz. Vicdanının dilinden anlayan da Rabbini tanıyan da odur.
mısralarında doruk noktaya ulaşan bu düşünce, Niyazi Mısrî’nin:
Dipnotlar
- 39 el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343.