Bu konu, Buhârî ve Müslim’deki bir kudsî hadis-i şerifte şöyle ifade edilir: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ “Sâlih kullarıma hazırladığım öyle şeyler vardır ki, ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de kalb-i beşere hutûr etmiştir.”[3]
Evet, Cennet’te insanlara ihsan edilen şeyler, tamamen müteşâbihtir. Yani Hazreti Üstad’ın ifade esprisiyle, burada bir “sübhânallah” der, orada bir meyve-i Cennet yersin.[4] Şöyle denebilir; orada bir elmayı tadarken tedailer olur ve sen anlarsın ki bu, işte o “sübhânallah”ın semeresi bir elmadır. Sonra bir armut yersin ve onu tattığında da onun “elhamdülillah” neticesi bir armut olduğunu sanırsın. Bir başka zaman sana karpuz takdim ederler; tattığında onun da “Allahu Ekber” meyvesi bir karpuz olduğu mülâhazasına girersin. İşte sâlihâtın orada bir Cennet meyvesi olarak temessül etmesi, bir yönüyle bu şekilde müteşâbih bir şey..!
Nimetlerin “müteşâbih” oluşunu, dünyada tattığımız nimetler cinsinden, benzerinden olması yönüyle de anlayabiliriz. Yani Cennet’in elmasını tadınca, hakikaten dünyada yediğimiz elmalara benzediğini söyleriz ama ortada ne tam bir ayniyet ne de gayriyet söz konusudur. Yani “Bu da elma ama bizim elmalar böyle değildi.” diyebileceğiniz bir durum bahis mevzuudur.
Bir diğer husus da, tadılan nimetlerin ayniyeti içinde her defasında hususiyet farklılığı ile sunulmasıdır ki orada tattığımız nimetleri bir daha tatmayacağız demektir. Aralarında ciddi bir benzerlik bulunmakla beraber tattığımız nimetlerin hep başka olacak olması, iki sebebe mebnidir: