Onlar orada bağ ve bahçeler içindeler; altlarında çağlayanlar var ki, akıp gidiyor gürül gürül. Yanıbaşlarında da yâr-ı vefadarları, tertemiz eşleri var. Ancak bütün bunlara rağmen verilenler ebedî olmazsa ve insan bu nimetlerle beraber “hâlidîn”den değilse, zeval-i lezzet elem olması itibarıyla, o insan dağidâr olacaktır. Onun için Kur’ân, “(Hayır, öyle zannedildiği gibi değil.) Onlar orada ebedî kalacaklardır.” diyor ve âhiret saadetinin en önemli derinliğine vurguda bulunuyor.
Bu âyetlerin mâkabli ile olan münasebetine gelince:
Daha Bakara Sûre-i Celîlesinin ilk âyetlerinde, sâlihât ve sâlihâtın çerçevesinin neden ibaret olduğuyla alâkalı bir fikir veriliyor. Daha sonra sâlihât bazı âyetlerle tavzih edilmek suretiyle Allah’a ubûdiyetin şekli vurgulanarak O’nun ulûhiyetini, rubûbiyetini ilan etmek ve daire-i rubûbiyete karşı tevhid-i ubûdiyetle O’na tahsis-i nazarda bulunmak –ki mutlak mânâda sâlihâtın özü de işte budur– gerektiği anlatılıyor. Görüldüğü gibi, akide ve amel âdeta iç içe girmiş mahiyette bir görünüm arz ediyor. Sonra bu işi yapan ve yapmayanların mükâfat ve mücazatı olarak işin akıbeti vurgulanıyor. Bunlardan biri, أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ ile, diğeri de bu وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ âyetiyle.. İşte ta baştan buraya kadar olan âyetler sanki tek makta’ içinde ve bir anda nâzil olmuş, bir tek meseleyi ifade ediyor gibi bir resim söz konusu...
Cümlelerin birbiriyle münasebetine gelince: