İçeriğe geç

1. Birbirine benzeyecektir; çünkü insan tanımadığı, bilmediği bir nimeti tenâvül ederken çekingen davranabilir. Sahih hadiste ifade edildiği gibi, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) keler sunulduğu zaman yadırgaması ve أَجِدُنِي أَعَافُهُ “Tiksinti duyuyorum.” buyurması, “Bunu yemek haram mıdır?” diye sorulunca da “Benim beldemde yoktu böyle bir şey.”[5] demesi konumuza ışık tutmaktadır. İşte bir yönüyle, insan bilmediği şeylere karşı tiksinti duyabileceğinden ötürü müteşâbih yiyecekler bir bakıma orada tenâvül edeceğimiz nimetleri bilmemiz ve tiksinti duymamamız açısından bizim için önemlidir.

2. Diğer bir zaviyeden ise, eğer o nimetlerde ayniyet olsaydı da, o ayniyetle beraber bir gayriyet olmasaydı, her gün ikram olunan aynı nimetlere karşı zamanla bir bıkkınlık oluşabilirdi. Binaenaleyh öyle nimet olmalı ki, ne aynı olsun ne de gayrı. Birbirine benzesin, bir nimetten diğer nimete tedailerle intikal edilsin, ama tam aynı da olmasın...

Bütün bunlardan anlaşılan şudur: Cennet’te mü’minlere takdim edilecek nimetler tamamen hakâik-i nimettir ve bu hakâik-i nimeti kavrayacak da ancak hakikat-i insaniyedir. Ben cismimle mi bunu tenâvül ederim, ağzımın kuvve-i zâikası mı bunu tadar, yoksa vicdanım mı duyar, bunlar bizim ufkumuzu aşan şeylerdir. Hakikat-i insaniyenin ona karşı olan teveccühleri, kalbî ve ruhî münasebetleri ölçüsünde ancak tam duyulabilir. Böyleleri için orada takdim edilecek şeyler de insana, bedeni, cismaniyeti ve âlem-i eşbaha ait keyfiyetini unutturacak kadar âlî, ruhanî belki vicdanî çok derin hazlar duyurur.

525