مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَۤائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلً “Koltuklarında diledikleri gibi dinlenir dururlar. Orada ne güneş sıcağı görürler ne de dondurucu soğuklara uğrarlar. Cennet ağaçlarının gölgeleri onların üzerlerine sarkar, meyveleri devşirilebilecek şekilde emre âmade olmuşlardır.” (Dehr sûresi, 76/13-14) beyanlarına ve devamındaki âyetlere bakılacak olursa, erîkelere (koltuklar, kanepeler) yanları üzerine uzanmış insanların tasviri verilmekte ve ağaç dallarının kendilerine yaklaştırıldığı, el uzatıp da onları koparma zahmetine dahi girmeden doğrudan doğruya derilmiş, uzatılmış, âdeta ağızlarına konulmuş gibi bir resim nakşedilmekte...
Bunlar bir önceki âyette ifade edildiği gibi bir bakıma hakikat-i insaniyeye ihsan edilen, mahiyetleri müteşâbihliklerine emanet hakikat-i nimettir. Acaba hakikat-i insaniye nedir? Bilemediğimiz o hakikati şu dünya hayatında olduğu gibi kavramamız mümkün mü? Bunları ilm-i muhit-i ilâhiye havale daha uygun olacaktır. Zaten bu meseleyi tavzih eden Kur’ân-ı Kerim’in فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَۤا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَۤاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlere aydınlık, gönüllere ferahlık hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiçkimse bilemez.” (Secde sûresi, 32/17) âyetinden de anlaşıldığı üzere biz sadece bize anlatılan dünya nimetlerini tefekkür mirsadı yaparak, verilecek nimetlerin çeşitleri hakkında belli bir malumata sahip olabiliriz.. evet, hiçbir zaman oradaki nimetlerin hakikatini idrâk edemeyiz. İşte bu âyet bir mânâda bizlere: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez.” Siz dünyadaki zevk ve lezzet kantarlarınızla ukbâdaki zevk ve lezzetleri tartamazsınız demektedir.