Bu lütuflara ermek için insan, dünyada imanının, iz’anının derinleşmesine çalışmalıdır ki, zâhiren bunlar iradenin neticesidir. Diğer yönüyle de mârifet ve muhabbetini derinleştirme gayreti içinde bulunmalıdır ki, gidip ta rü’yet ü rıdvan ufkuna ulaşıp Cennet nimetlerine erişebilsin. Şart-ı âdi plânında da olsa bütün bunların anahtarı akıl ve irade, onları doğru kullanmanın sırlı anahtarı ise vahy-i semavidir. Evet, burada bu dinamikler doğru çalıştırıldığı ve inbisat ettirildiği nispette kim bilir Cennet-nümûn daha neler söz konusu olacaktır. Her şeyden evvel iman, içinde öyle bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor ki, Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi, inbisat ettiği zaman bir Cennet-i ahiret olacak ve dünyada da insana o cenneti yaşatacaktır.[7] Dünyada bu duyuş inbisat edince bağ ve bahçeler hâlinde ahirette arz-ı dîdâr edecektir.
Buna binaen insanın burada duygu ve kabiliyetlerinin gelişmesi ve genişlemesi nispetinde oradaki, huzur-u kibriyadaki nimetlerden istifadesi de farklı olacaktır. Evet, maddî ve mânevî zevk olarak insanın Cennet’in bütün nimetlerini iliklerine kadar duyabilmesi, onun mârifet-i Sâni adına malumatına, vicdanında duyduğu hakâike, iz’anının derinliğine, muhabbetinin enginliğine ve müşahedeye olan iştiyakının da vüs’atine bağlıdır. Bu hususlar onda ne kadar geniş, ne kadar ulvi ve derin ise orada da bu hazlar o nispette yüksek olacaktır.