Biz buna bir öncelik meselesi veya hâle mağlubiyet deyip geçelim. Haddi zatında Cennet öyle büyük bir nimettir ki, insan Cennet’ten Allah’ı görür, Cennet’te huzura erer, Cennet’te nebilerle görüşür, Cennet’te hakâik-i imaniyeye şahit olur ve Cennet’te esrar-ı Kur’ân’ın açılımıyla şereflendirilir. Yani Cennet olmadan hiçbir hakikat tam tezahür etmez ve Cennet olmadan insan maddî-mânevî beklentilerini bulamaz. Sırat’ı, Cehennem’i hafife alma da şöyle dillendirilir:
Sırat kıldan incedir, Kılıçtan keskincedir; Varıp onun üstünde, Evler yapasım gelir. Ta’n eylemen hocalar, Hatırınız hoş olsun; Varuban ol tamuda, Biraz yanasım gelir.
Kim söylerse söylesin şayet bu sözler bir önceliğe bağlı söylenmemişse, Cennet ve Cehennem gibi iki Kur’ânî hakikat hafife alınmış sayılır. Bazı kimseler, “İnsanları sevmek esastır.” –bir mânâda Hümanizm– derler. Aslında Allah’a (celle celâluhu) iman ve O’nu sevmek, başta insan olmak üzere bütün varlığı O Zât’ın (celle celâluhu) sanat eserleri olarak görmeyi ve bu açıdan bütün mahlûkatı sevmeyi gerektirir. Bunun aksine, muhabbet esastır diyerek Allah’a, Nebiye, Cennet ve Cehennem’e iman gibi hakikatleri hafife almak bir inhiraftır. Cennet ve Cehennem büyük birer hakikattir ve insanın, bunların birinden kurtulup diğerini elde etme davası, dünyada en büyük davalardandır. Üstad’ın “Meyve’nin Dördüncü Meselesi”nde ifade ettikleri gibi,[9] insanın filan devlet kadar serveti, filan devlet kadar da aklı olsa o büyük davayı kazanmaya verecektir; zira o davayı kazanamama ebedî hüsran, dünya ve akıbet zindan, kazanma ise firdevs ü cinân ve rü’yet ü rıdvan demektir.