İçeriğe geç

Kâinatta her hâdiseye bir melek müvekkel olması kabulüne binaen elbette bulutları sevke müvekkel de bir melek vardır. Bulutlar birbiri içine girdiği zaman aralarındaki izdivaçtan hâsıl olan gürültüyü temsile de yine o melek müvekkeldir. Bu vetirede zuhur eden ateşe nezaret eden de o melektir. Allah’ın, bizim keyfiyetini kavrayamayacağımız şekilde bir melek tarafından bu işleri gördürmüş olması uzak görülmemelidir. Aslında modern yorumlar açısından fünûn-u müspetenin bu mevzuda anlattıkları şeylerle bunları telif de her zaman mümkündür.

Gökteki gürültünün ve meydana gelen ateşin, bulutları aşılayan rüzgârın mârifetiyle hâsıl olduğu, hem İslâm’ın zuhur ettiği devirlerde hem de daha sonraki dönemlerde, bugün olduğu gibi o gün de atmosfer ve biyosfer ilmiyle iştigal edenlerin temas ettikleri konulardandı. Bazıları, bulut içindeki boşluklardan rüzgâr bu sesi ve ateşi çıkarıyor, diyorlardı. Cisimlerin birbirine sürtüldüklerinde ateş çıkarmaları da malumları idi. Dahası Araplar “merh” ve “afâr” denilen ağaçların yaş olmalarına rağmen birbirlerine sürtüldüklerinde ateş çıktığını çok iyi biliyorlardı. Bir taraftan şarıl şarıl su çıkarken, diğer taraftan sürtülünce ateş çıkan bir ağacın mevcudiyeti Araplara yabancı değildi. Bu bakımdan onlar gökteki bu olayları yerdeki hâdiselerle yorumlayabilirlerdi.

Bu konuda İbn Sina ise daha değişik şeyler anlatır. Kendi devri itibarıyla çok erken bir dönemde o: “Denizler tebahhur ederken kısmen bunların içinden buharla beraber “duhân” da yükselir. (Bugünkü mânâsıyla çeşitli gazlar.) Sonra bulutlar müterâkim bir hâl alınca bulutların içindeki bu duhân o gürültüyü, tarrakayı ve şimşeği çıkartır.” Yani birbirine zıt bu iki şeyin imtizacı ve müsâdemâtı (çarpışmaları) bu sesi ve ateşi çıkarıyor, demektir ve asırlar boyu bu mevzularla iştigal edenlere hâkim olan fikir de hep bu olmuştur.

378