Evet, Kur’ân, va’d ü vaîdi ile ra’d ü berk gibi, bir taraftan insanları memur oldukları şeylere şefkat ve re’fetle sevk ederken, diğer yandan da yasak ettiği hususlarla alâkalı tahşidatlarla ve ürkütücü, korkutucu bir ifade tarzıyla onları olumsuzluklardan sakındırmaktadır. Onların genel durumu ve Kur’ân’ın inzar ve tebşiri işte böyle bir temsille fevkalâde mükemmel ifade edilmiştir.
Evet, yağmurun içindeki gök gürültüsü ve şimşeğin kendine göre bir hususiyeti vardır. Şöyle ki, havadaki bir takım gazlar, yıldırımın sürtünmesiyle rahmet hâlinde yere inerler. Bu gazlar zâhiren öldürücü keyfiyeti hâizdir. Bulut ortalığı kapladığında zulmanî bir durum hâsıl olur ve her tarafı karanlıklar istila ediverir. Bulut ve karanlığın arkasını göremeyenler için bu tablo çok ürperticidir. Görebilenler için ise Cennet yolundaki sıkıntıların iç halâveti söz konusudur.
Evet Cennet, insanın nefsine hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmış, Cehennem ise şehevâtla (insanın nefsini gıcıklayan şeylerle) muhâttır. Münafıklar için de durum aynıydı. Ama onlar, sahip oldukları ruh hâleti neticesi, nefsin hoşuna gitmeyen şeyler ve zulmânî gördükleri basit sıkıntılar içindeki bârân-ı rahmeti göremediler; Cennet yolunun da aynı Cennet gibi olması gerekir türünden bir mülâhazaya kapıldılar.
Vâkıa, mü’minler için de bu her zaman bahis mevzuudur. Ne var ki onlar bilirler ki, bu mekârihe katlanmak ve şehevâtı terk etmek tıpkı bulutun ekşi yüzünün arkasındaki letâfeti görmek gibidir; onun için katlanırlar katlanılacak şeylere. Evet, görüldüğü gibi “muferrak” olarak da konu bu şekilde tahlil edilebiliyor.