Bu iki temsilin, birbirine yakın olmanın yanında çok farklı şeyler ihtiva ettikleri de bir gerçek. Mesela birinci temsilde, tamamen gözlerinin kör, kulaklarının da sağır olması yanında dilsiz oldukları, meramlarını anlatamadıkları, bulundukları yerde şaşkınlık ve hayret içinde oldukları, ziyasız ve nursuz bulundukları anlatılmasına mukabil; diğer temsilde, ara sıra ufuklarında çakan şimşeğin farkına vararak “yıldırım çaktı-çakmadı, gürültü oldu-olmadı” meselesini tefrik edecek bir hâlde, etraflarını mütemadiyen tehdit eden sâikanın tarrakalarını, etraflarında olup biten şeylerin mevcudiyetini hisseden bir gürûh resmedildiği görülüyor. Bu iki gürûh bazı noktalarda müşterek olmakla beraber bazı noktalarda ayrılmaktadırlar. Mesela, ikinci gürûhta, mütemadiyen etraflarında olup biten şeylerden haberdar oldukça bir telaş, bir endişe ve korku, bir ızdırap ve heyecanın yüreklerini ağızlarına getirmesi, buna karşılık diğer gürûhta ise ruhsuz bir infialin hükümfermâ olduğu müşahede edilmektedir. Evet, ikinci gürûhta ciddi bir korku hâkimdir. Çünkü etraflarında olup biten şeyleri az çok bilmektedirler. Bir ışık, gökteki bir tarraka onlarda bir tedbir hissi hâsıl etmektedir. İlk gürûh ise böyle bir duyuştan da mahrumdur. Korku ikinci gürûhta öyle bir hâle gelmektedir ki, dehşetlerinden şaşırıp çevrelerindeki sesleri duymamak için ellerini kulaklarına sokmaya çalışmaktadırlar. Bu esasen bir hayretin ve dehşetin ifadesidir. Birinci gürûh ise etraflarını tamamen görememekte ve olup bitenlere karşı hep kör ve sağır kalmaktadır.
Hâsılı nifak mağduru, daha çok mazluma benzeyen bu zalimler, ahiretlerinin yanında dünyalarını da karartmış tâli’sizlik örneği öyle bahtsızlardır ki onca mesâvilerine rağmen hâllerine insanın acıyası geliyor.