Yağmur, bulutun içinden kopup gelmektedir. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle o, bulutun ekşi çehresinin tatlı tebessümüdür.[8] Bütün hevâmma, haşerâta, insanlara ve nebâtâta rahmet edalı katrelerle gelen yağmur, haddizatında ötelerin sevindiren bir armağanıdır. Bu tâli’siz gürûhlardan biri bunu hiç görüp duyamamakta, diğeri ise yanlış yorumlarla onu ürperten bir şey saymaktadır.
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا “Biz Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin sadece ziyan ve hüsranını artırır.” (İsrâ sûresi, 17/82) âyetinde ifade edildiği gibi Kur’ân haddizatında mahz-ı şifadır. Keza gökten gelen o ilâhî nimet de mahz-ı şifa ve rahmettir ama nazara ve niyete göre mahiyet değişikliğine uğratılmaktadır. Evet, Kur’ân da nazar ve niyete göre bazen yanlış algılanabilir.
Misal verilen şeyle misal kahramanları için mürekkebin tatbiki üzerinde duruldu. Daha önce de arz edildiği gibi burada bir “muferrak tatbik” de yapılabilir. Şöyle ki, münafıkların çeşitli davranışları alınıp karşı karşıya getirilerek bunlar arasında bir tetâbuk (uygunluk) ortaya konmaya çalışılır. Mesela, nasıl ki yağmur bütün nebâtâta, hevâmm u haşerâta rahmettir. Aynen öyle de İslâm ve Kur’ân da bütün insanlara ve hayvanlara öyle rahmettir. Ama onlar, bu perişan hâlleri, kötümserlikleri ve karamsarlıkları ile olup biten şeylere sadece dış yüzleri açısından bakıp da işin arka plânını göremediklerini, Kur’ân-ı Kerim bu üslupla nazara veriyor.