Üçüncüsü: O zaman Benî İsrail, zuhur edecek âhir zaman peygamberine dayanıp onu nokta-i istinat ederek insanlık üzerinde son kez bir sulta, bir hâkimiyet kurma iddiasında idiler. Bu üçüncü tevcihe göre ateşi yakan münafıklardı ve ara sıra onlara yeşil ışık yakıyorlardı. Evet o günkü inkârcılara, oradaki Evs ve Hazreç dinsizlerine yeşil ışık yakıyorlardı. Onlar da başkalarına karşı: “Peygamber gelecek ve sizin üzerinizde hâkimiyet kuracağız.” diyorlardı. Bu sayede az da olsa bir ümitle gözlerinin önünde ziya şuleleri parıldayıp sönüyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye gelince, taklit ve şehvetlerine ittibaları, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı peşin hüküm ve muhkem önyargıyla önceden O’nun hakkında verecekleri hükmü vermiş olmalarından dolayı ittiba edemediler, O’nu tam göremediler.
Konunun doğrudan doğruya Saadet Asrı’yla alâkalı olduğu kabul edilirse, yukarıda saydığımız bu tevcihler bahis mevzuu olur.
Arz edilen bu üç husus, mümesselün leh’i, وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Öyle insanlar da vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler ama hakikaten iman etmemişlerdir.” (Bakara sûresi, 2/8) âyetinden, sayfanın sonuna kadar fezlekesiyle beraber bütünüyle anlatılan münafıkların hâlleridir. Arz ettiğim bu üç hususa dair İbn Abbas ve tâbiîn imamlarından Süddî’den de bir rivayet vardır. Müfessirînden, dalâletin hidayetle değiştirilmesi, küfrün imanın yerini alması ve hakikatin yerini bâtıla bırakması gibi mânâlar ihtiva eden yorumlar da rivayet edilmiştir.