İçeriğe geç

Evet, zannediyorum âyetin mânâ-i ruhisini arz etmenin vakti gelmiştir. Kur’ân-ı Kerim, suver-i zâhire içinde münafıkların umumi durumlarını iç içe daireler hâlinde bize intikal ettirip sonra da o âyât ü beyyinatın sonunda fezleke mahiyetinde irad edilen ifadelerle haklarında takdir edilen cezaları zikrettikten sonra; edip eylediklerinin neticelerini bir de teşbihle anlatarak, onları çölde ateş yakıp çevresinde kümelenen insanlara benzetir. Bu teşbih-i temsille bir durum diğer bir duruma kıyas edilmekte ve konu farklı bir tavzih boyutuyla ortaya konmaktadır. Evet, onların hâli, ateş yakan bir insanın hâline benzemektedir. Öyle ki, yanan o ateş etrafını aydınlatıp da çevredeki her şey olduğu gibi ortaya çıkınca, Cenab-ı Hak bu kez nurlarını ellerinden alır da onları içiçe karanlıklar, zulmetler içinde bırakır; bırakır da çevrelerini asla göremezler.

* * *

Burada münafıkların durumuyla, misal olarak irad edilen durumun telif edilmesi söz konusudur. Eğer biz, yukarıda münafıkların durumunu anlatan âyetlerle buradaki meseli ayrı ayrı ele alır, ayrı ayrı mütalâa eder, öyle görür ve biri “misal”, biri “mümesselün leh (temsile mevzu teşkil edenler)” olan iki husus arasındaki mutabakatı tespit edemezsek Kur’ân-ı Kerim’in müşahhas ve mahsüs olarak nazarımıza sunduğu espriyi tam göremeyiz. Bunu rahatlıkla görebilmek, bu iki âyet grubu arasını telif ve tevfik edebilmemize bağlıdır. Acaba o telif ve tevfik neden ibarettir? İşte hecelemesi:

348