Evet, her millet yer yer mâzisi ve ecdadının büyüklüğüyle, onlara ait mefahirle iftihar eder: “Biz falanlar ve filanlar...” diye köklerini hatırlar ki bu, onun yeniden dirilmesi, cana gelmesi hususunda ümitlendiren hâli sayılır. Ne var ki, muvakkaten parlayan bu yeni nurdan istifade etme imkânı olmadığı –kanaatlerince– belli olunca da her şey bir kere daha silinir gider; gider de onlar bir kez daha ruhî zulmetleri, vicdanî karanlıkları içinde kalıverirler. Demek ki bazı münafıkların seleflerinin umumi mânâda öyle olduğu anlaşılıyor. Yani onlar, seleflerinin, Cenab-ı Hakk’ın yaktığı nurdan istifade ettiğini ve sa’ylerinin semeresini, ekip diktikleri ağaçların, ekinlerin meyvelerini görmüşler ama şerli halefler olarak tamı tamına onlardan istifade edememişlerdir. فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا “Kendilerinden sonra onların yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar gelecekte azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem sûresi, 19/59) Evet, onlardan sonra bir kısım nesiller gelmişti ki, bunlar atalarının yolundan gitmemiş, namazı zayi etmiş ve şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olmuşlardı. Böyle olunca da Allah’la aralarındaki rabıta bütün bütün kopmuş ve şehvete daldıklarından ötürü de her şeyi şehvet renginde görmüş, dinî hakikatleri anlayamaz hâle gelmişlerdi.
Mâmâfih, ne evvelkileri ne de bu asırdakileri düşünmeyip bunu sadece Saadet Asrı’ndaki münafıklarla alâkalı değerlendirecek olursak şu üç husus karşımıza çıkar: