Birincisi: Onlar Kur’ân-ı Kerimle tanıştıkları dönemde ciddi bir maddeperestlik içindeydiler. Tamamen fıtratı ifade eden Kur’ân âyetlerini duyunca bir kısım tedailerle Tevrat’ta, İncil’de ve daha önce inmiş diğer ilâhî kitaplarda bulunan hakikatlerle ilgili onlarda bir çağrışım oldu. Ne var ki, bu fırsatı değerlendiremeyip fevt ettikleri için nurun yerini zulmet aldı, onlar da hidayeti dalâletle değiştirdiler. Yani hidayet gitti, yerine dalâlet geldi. İbn Abbas (radıyallâhu anh) bu hususu anlatırken, onların evvelleri, ilkleri veya ataları, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldiği zaman iman etmişti, der. Fakat sonra hidayeti bırakıp dalâlete talip oldular ve imandan sonra yeniden küfre girdiler.
İkincisi: Onlar daha önce inen ilâhî kitaplardan, İncil, Tevrat ve sair suhuflardan itikadî, amelî ve içtimaî hakikatlere dair çok şey biliyorlardı. Kur’ân-ı Kerimle tanışınca bu hakikatleri ve bu arada Efendimiz’e ait işaret ve beşaretleri de hatırladılar. Ve farklı çağrışımlar içine girdiler. Ancak onlar, beklenen Peygamberi kendi içlerinden bekledikleri için Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmadılar. Allah da nurlarını alıp götürdü ve onları zulmet içinde bıraktı. Tabi hidayetin yerini de dalâlet aldı.. karanlık katmanlı korkunç bir dalâlet.