İçeriğe geç

Mülk Allah’ındır ve O (celle celâluhu), mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İnsanların eşya üzerindeki mülkiyeti, Allah’ın mülkiyetine kıyasla izafîdir. O, bazısına verir; vermek suretiyle imtihan eder. Bazısına da vermez; vermemek suretiyle imtihana tâbi tutar. Dolayısıyla zekât verme konumundaki şahıs iyi bilmelidir ki, verdiği şey aslında kendi mülkü değildir; geçici bir süreliğine idare ve tasarrufuna verilmiş bir emanettir sadece. Zekâtın verilmesini emreden Zât, o mülkün gerçek sahibidir ve zekâtın kimlere verileceğini de O bildirmektedir.

Hâl böyle olunca; bir malı, mal sahibinin direktifleri doğrultusunda fakire ulaştıran bir tevzi memuru, bir ulak, bir postacı mesabesinde olduğunu idrak eden zengin, kibir ve gurura kapılmayacağı gibi, yaptığı bu işi fakirin başına kakmayı düşünmesi de mümkün değildir.

Kur’ân, infak mevzuu üzerinde durduğu pek çok yerde, ısrarla, malı verenin Allah olduğunu vurgular.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ“Kendilerine ihsan ettiğimiz şeylerden infak ederler.”316أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ“Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.”317 âyetleri bunlardan yalnızca iki tanesi. Öyleyse kulun, malı sahiplenerek kibir ve gurura girmeye hiçbir surette hakkı yoktur.

Kur’ân, genel hükümlerden bu mânâyı çıkaramama durumunda kalanlar için de açıktan ikazda bulunmuş ve inananları, verdiğini başa kakmaktan şu ifadelerle menetmiştir:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذَى كَالَّذِي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُوا وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
223