İçeriğe geç

“Allah” lafz-ı şerîfini başka bir lügatten nakledilmiş olarak kabul etmek ve iştikak ilmine göre şu kelimeden veya bu kelimeden türemiştir deyip ona bir asıl bulmaya çalışmak gönlüme uygun gelmiyor. Vâkıa, bazıları onu bir kısım kelimelere irca ederek bir temel kelime bulmaya çalışmışlardır. Fakat âcizane diyorum ki: Zât-ı Bârî nasıl ezelî ise, ezelden beri O’nun adı “Allah”tır. “Allah” kelimesine bir temel kelime aramak uygun değildir.

Her şey Allah’a bağlı ve her şey Allah’la ayakta durmaktadır. Kâinatın yüzünün nuru ve ziyası “Allah” kelimesidir. “Allah” kelimesinin mevcut olmadığı yerde, bütün ilimler ve bilgiler; evham, hayal ve seraptan ibaret olur ve iki ucu birleş­meyen bir kısım anlaşılmaz, karmakarışık fikir yığınları olarak kalır.

Cahiliye Arap şairlerinden A’şâ, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini duyar duymaz hemen yanına gelmiş, Kur’ân’da ifade edilen mânâ ve hakikatleri işitince de âdeta kendinden geçmişti. Fakat bu durum onun için kâfi değildi. Zira o, “Lâ ilâhe illallah”ın ifade ettiği mânâya daha derin­den inanmak istemekteydi. Bu yüzden de Efendimiz’den süre istemiş ve memleketine geri dönmüştü. O, bu hâliyle sanki Efendimiz’e şöyle demek istemiştir: “Benden, bir cümle söylememi istiyorsun; ancak bu cümlenin ifade ettiği mânâ, alabildiğine geniştir. Benim bu engin mânâları sindirmem, vicdanımda duymam ve vücudumun bütün zerrelerine hissettirmem lazım.” Demek ki “Lâ ilâhe illallah” sözü, alelâde söylenecek bir söz değildir. Bilakis o, söylendiği zaman hayatı bütünüyle kuşatan bir sistem, bir hayat nizamı kabul edilmiş olmakta ve ona hayatın sonuna kadar sadakat içinde kalmak gerekmektedir.

11