Kâinat âdeta bir kitap gibi yaratılmış ve insanların gözleri önüne serilmiştir. Orada bulunan esrarengiz varlıklar, hâdiseler bir âhenk içinde birbirini takip edip durmaktadır. Bütün bu olup bitenlerin arkasında, onları evirip-çeviren bir güç ve kuvvetin olduğu muhakkaktır. Eğer nebinin sözüne kulak verilmezse bu güç ve kuvvet hakkında varılacak düşünce; her şeyi idare eden bir ruh-u küllînin veya her şeye hükmeden bir ukûl-ü aşerenin var olduğu ya da her maddenin içinde bir güç ve kuvvetin bulunduğu şeklinde olacaktır. Bu gibi tasavvurlar ise insanların kafalarını karıştırmaktan öte bir anlam ifade etmez. Hâlbuki kâinatta binlerce hâdiseyle mevcudiyetini bizlere hissettiren Allah (celle celâluhu), kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir. Tasavvufî ölçüler içerisinde, hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Zât-ı Bâri, insanın aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin… ötesindedir.21 O, Zât’ı ile idrak edilemez; sadece isim ve sıfatlarıyla bilinebilir. Bu ise ancak, nebilerin rehberliği sayesinde fikrin, kalbin, ruhun işletilmesiyle hâsıl olur. Bu meselede yanılmazlığın tek çaresi, sırat-ı müstakimin temsilcisi olan nebilerin sözüne kulak vermektir. Hakk’a bağlı olan ve Hak’tan gelen vâridâttan başka hiçbir sermayeye sahip bulunmadığını ifade eden nebiler kâfilesine bağlı bulunma, bizim sırat-ı müstakimde yürümemizin teminatıdır.