Yine Cenâb-ı Hak, gönderdiği her peygamberi, insanlara kolaylık olsun diye kendi kavminden ve kendi dillerinde göndermiştir. وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.”23 âyeti bu hakikati ifade etmektedir. Başka bir âyet-i kerimede Efendimiz’e hitaben, فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا“(Resûlüm!) Biz Kur’ân’ı onunla, Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve inat edenleri uyarasın diye senin dilinle (Arapçayla indirip okutarak) kolaylaştırdık.”24 buyrularak aynı mânâ vurgulanır. Evet, Arab’ın içinde, yine bir Arap olarak zuhur eden Kutlu Nebi’nin Arapça konuşması gerekiyordu. O, hangi milletin içinde zuhur etse, o milletin dilini konuşacaktı. Hangi peygamber nerede zuhur etmişse, o kavmin dilini konuşmuştur. Ta ki her mesele herkese apaçık anlatılmış olsun.
6. Son Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Hz. Âdem’le başlayan peygamberlik manzûmesi, Şerefli Nebi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile kemale ermiştir. Hakikatler, Hz. Âdem’de âdeta birer tohum gibiyken Hz. Nuh’ta rüşeymler hâlinde başını topraktan dışarı çıkarmış, Hz. İbrahim’de (aleyhisselâm) saçaklar hâline gelmiş ve çiçekler açmaya başlamış, Efendimiz’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise bütün bütün meyve vermeye durmuş, yeşillikler çemenzâr hâline gelmiş ve dünya bir gülistana dönmüştür. Zira O, âlemşümûl bir peygamberdir.