İçeriğe geç

Şöyle düşünmeli insan; “Elhamdülillâh, ben şu mevzuda nefsini tezkiye etmemek suretiyle bir tezkiye duygusuna ulaştım. Demek ki devamlı öyle yapmam lazım. Nefsimi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini anladım. Sıfırın kıymetsizliği ise beni sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaştırdı. Öyleyse ben bu hâli, bu bakış açısını muhafaza etmeliyim.”

Evet, insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Allah’ın üzerindeki mevhibelerinden herhangi birisini nefsine isnat ettiği zaman çok yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu düşünce yapısına sahip bir insanın terakki etmesi de mümkün değildir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi, insan başını kaldırıp İsrafil’in azametli heykelini bile görse kendisini bir kuyunun dibinde sukût etmiş olarak görmüyorsa baş aşağı düşüyor demektir. Bu açıdan sürekli bir operasyona, sürekli bir muameleye –ki ehlullah kulun Allah ile münasebetine “muamele” demişler– ihtiyaç var.

Mü’minin aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Âyet bu hususu genel olarak mü’min ve kâfir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kâfirlere karşı izzet ve azamet… Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allah’a olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle “Allah’ın kulu ve kölesiyim.” diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet, Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) raci olur. Hâlbuki mü’minin O’na olan intisabı O’nun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de Müslümanlar tavırlarını izzet-i İslâmiyeden taviz vermeyecek şekilde ayarlamak zorundadırlar.

125