Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’ın kahrı, tedibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min “Ben de o müstesnalardan biri olabilirim.” ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zât Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Yâ Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” diyor. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana.” diyor Cenâb-ı Hak. Yüzü çevrilince; “Yâ Rabbi! Az yaklaştır.” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâluhu) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşâhede ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ“…gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği”32 güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Yâ Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hz. Ebû Hureyre diyor ki: “Cenâb-ı Hak, ‘Pekâlâ, sen de gir içeri!’ der ve tebessüm eder.”33 Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.
Dipnotlar
- 32 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312, cennet 2-5.
- 33 Buhari, ezan 129, tevhîd 24; Müslim, îmân 299.