İçeriğe geç

İnanmıyorum ben bizim samimi olduğumuza. Her tarafımızdan riya dökülüyor, her davranışımız gösteriş… Nefsanî bir sürü açığımız var, zaaflarımız diz boyu. Tevbe kapısı, sûrun üfleneceği âna kadar açıktır ve Allah’ın affetmeyeceği günah da yok. Öyleyse halimizi düzeltmek, kötülüklerden nedamet duymak, “Bir daha tövbeler tövbesi…” demek, kendimizi istikamete zorlamak, kendimize rağmen istikamette yaşamak için ne bekliyoruz? Niçin nefsanîliğe açık pencerelerden ağyar yüzüne bakıyoruz? Niçin nifak emareleri taşıyoruz?

Nefsim için söylediğimi zannetmiyorum bu sözleri. Çünkü nefsim için kavga etmiyorum ben. Ama hakikat-i imaniyeye karşı lâkaytlığı hazmedemiyorum. Neden imanda derinleşme gibi bir mefkûremiz yok? Neden elimizin altında hazine gibi eserlere yabancıyız? Neden onları okurken yabancılar gibi ağzımızda geveliyoruz? Neden ibadet ü tâatimiz bizim gafletimizin gölgesinde cereyan ediyor? Neden okumayı, düşünmeyi, evrâd-u ezkârı angarya gibi kabul ediyoruz? Neden bazen yaptıklarımıza riya karıştırıyoruz? Neden husûf ve küsûf yaşıyor kalblerimiz? Neden, neden?… İşte bu “Neden?”lere cevap bulamıyorum ben.

Bu can sıkıntısı beni çok meşgul ediyor. Çoklarınızın idrak boyutunun üstünde hassas ve fazlasıyla duyarlı bir insanım. Yüzüne vurmasam bile birinin riyası beni bir gün rahatsız eder. Meselâ birisi yok yere sesini yükseltiyorsa namazda, tesbihatta. Biliyorum ki gönlü yok sesinin içinde. Amelinin üzerine kezzap döküyor, farkında değil. Ama söyleyemiyorsun. Söylememe iradî, fakat hissetme ve anlama gayriiradî. Ve olan bana oluyor.

83