İçeriğe geç

İsterseniz şimdi bir de meseleyi itikadî açıdan ele alalım. Meydana gelmesine Allah’ın meşieti taalluk eden her şey meydana gelir; Allah’ın meşieti, meydana gelmemesi şeklinde tecelli eden şey de meydana gelmez. Buna göre biz bir bakıma ademe de meşiet-i ilâhiyenin taallukunu görüyor gibi oluruz. Aslında bu, ulema arasında ihtilaf mevzuudur. Onlardan bazıları, وَلَوْ شَۤاءَ اللّٰهُ “Eğer Allah dileseydi...” gibi âyetlerin mânâsından hareketle: “Eğer Allah dilemiş olsa idi, olurdu; olmadığına göre demek ki dilememiş, yani olmayacak şeye (mâduma) Cenab-ı Hakk’ın meşieti taalluk etmez.” demişlerdir ki şu mânâya gelir: “Meşiet-i ilâhiye taalluk edince olur, meşiet-i ilâhiye taalluk etmeyince olmaz.” Hâlbuki hakikat hiç de öyle değildir. İşin doğrusu şudur: Meşiet-i ilâhiye bir şeyin olmasına taalluk ederse o olur; olmamasına taalluk ederse de olmaz. Evet, olmada da, olmamada da meşiet-i ilâhiye esastır. Medar-ı ihtilaf bu meseleyi Mevkıfü’l-beşer tahte sultâni’l-kader isimli eserinde Mustafa Sabri Bey delilleriyle ariz ve amik olarak arz eder...[2]

قَدِير kelimesine dönecek olursak; onun açılımını اَلْفَعَّالُ لِمَا شَاءَ كَمَا يَشَاءُ “Allah neyi dilerse ve nasıl dilerse öyle yapar.” şeklinde yapabiliriz. Yukarıda da ifade edildiği gibi Kâdir ismi, “dilerse yapar dilerse yapmaz” hakikatine bakmaktadır. Bunlardan birinde, insanın meyelanı söz konusudur, diğerinde ise değildir. Ayrıca Kadîr isminde âyât-i tekviniyedeki cebir söz konusudur ki; orada insan iradesi hiç hesaba katılmaz. Allah dilediği şeyi dilediği keyfiyette yapar.

405